Radyo Televizyon Üst Kurulu:

Türkiye’de Radyo ve Televizyon Yayıncılık

Sektörünün Düzenlenmesi

 

 

Doç.Dr. Ümit ATABEK

G.Ü. İletişim Fakültesi

 

Türkiye’de radyo ve televizyon yayıncılığına ilişkin faaliyetlerin 1994 yılında yürürlüğe giren 3984 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun” ile düzenlenmesi amaçlanmış ve bu amaç doğrultusunda da “Radyo Televizyon Üst Kurulu” oluşturulmuştur. Ancak bugüne kadar hem yasa hem de Üst Kurul çeşitli kesimlerce eleştirilmiş, bazı açılardan yasa işle(til)memiş, Üst Kurul ise bazı yetkilerini kullan(a)mamıştır. Bu yazıda yasa ve Üst Kurul hakkındaki eleştirileri emek perspektifinden değerlendirecek ve alternatif görüşler öne süreceğiz.

Türkiye’de radyo ve televizyon rejimi, sosyo-ekonomik değişimlere paralel olarak ortaya çıkan siyasal sistemin bir türevi halinde gelişmiştir. 1927’de ilk radyo yayıncılığı, önce İstanbul’da, kısa bir süre sonra da Ankara’da kurulan iki verici ile Telsiz Telefon Türk Anonim Şirketi tarafından başlatılmış (Kocabaşoğlu; 1980), bundan yaklaşık on yıl sonra 1938 yılında bu yayınların yönetimi önce PTT’ye, daha sonra 1940 yılında da Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’ne verilmiş (Aziz; 1992, s. 42) ve 1964 yılından sonra da bu yayınlar özerk TRT Kurumu tarafından yürütülmüş ve televizyon yayıncılığı da Kurumun görevleri arasına girmiştir. 1971 müdahalesiyle özerkliğini kaybedip “tarafsız”laşan TRT Kurumu (Alemdar; 1981, ss. 3-6), 1980 müdahalesi sonrasında yayın tekelini önce 1987’den itibaren de facto olarak, daha sonra 1994 yılından itibaren ise de juro olarak kaybetti. Cumhuriyetin ilk yıllarında bankacılık sektöründekilere benzer bir uygulamayla, ulusal amaçlara uygun bir yayıncılık yapmak üzere “özel” kişilerce kurulan bir anonim şirketin elindeki yayıncılık yetkisi 1940’larda bizzat devlet tarafından fazla bir itiraz görmeksizin kullanılmış, çok partili dönemde ise devlet yayıncılığı giderek hükümet yayıncılığına dönüşmüş ve Vatan Cephesi uygulamalarıyla “partizan radyo” nitelemesi gündeme gelmiştir. Sonraları “bol” geldiği ileri sürülen 1961 Anayasası ile uyumlu olarak özerk ancak tekel bir yapıda 1964’de kurulan TRT Kurumu ise 1971 müdahalesiyle özerkliğini kaybederken devletin “tarafsız” bir ulusal tekeli haline gelmiştir ve kamusal yayıncılık anlayışından giderek uzaklaşmıştır. 1980’li yıllardaki “dışa açılma” serüveninde yaşanan kuralsızlıklara paralel olarak, siyasal iktidarın başındaki kişinin oğlunun da dahil olduğu bir “hür teşebbüs” ortaklığı tarafından ulusal tekel mevcut yasalara karşın fiilen yıkılmış, 1994’de yasal düzenleme yapıldıktan sonra da bu kurasızlıkla malül “sektör”, diğer sektörlerdeki olağanlaşan kuralsızlığa paralel olarak holdinglerin neredeyse tek sesli korosuna dönüşebilmiştir. Eski devlet tekeli TRT ise, kendisine kalan kamusal yayıncılık alanını küçümsemiş ya da içine sindirememiş, “özel” ve “hür” yayıncılara özenerek aynı koroya katılma yoluna girmiş, diğer sektörlerdeki kamusal işletmelerindeki uygulamalara paralel olarak sosyo-ekonomik önemini kaybetmiş ve elindeki çok sayıdaki radyo ve tv yayın kanallarını fiilen neredeyse ikiye indirerek zorunlu tasarruf yolunu seçmiştir.

Yukarıda ana hatlarıyla özetlediğimiz bu tarihsel sürecin en belirgin sonucu özel yayıncılığa yol açabilmek için kamu yayıncılığının zaafa uğratılmasıdır. Bu yöntem başka sektörler için de geçerlidir. Örneğin özel “üniversiteler”e talep oluşturabilmek için kamu üniversitelerininin giderek olumsuz koşullara sokulması, bu yöntemin son uygulama alanlarından birisidir. Burada dikkati çeken nokta, bu tür uygulmalara maruz kalmış sektörler için, özelleştirmenin "hararetli" savunucuları tarafından bile dile getirilen, kamu kesiminin tamamen dışlanmaması gereğidir. Bu tür ideolojileri savunanlar, ağırlığın giderek özel "kesim"e kaymasını dilerlerken, örneğin bu sektörler için kamu üniversitelerinin ya da kamu yayıncılığının tamamen ortadan kalkmamaması gerektiğini teslim ederler. Nitekim sözkonusu özelleştirme ideolojisinin kaynaklandığı merkez ülkelerde gerek kamu üniversitelerinin gerekse de kamu yayıncılığının değişen derecelerdeki ağırlığından vazgeçilmesi gibi bir beklenti bulunmamaktadır. Ancak kamu ayağı sakatlanan bu sektörlerde "özellerin" nasıl kural tanımaz ve kâr odaklı "işletmeler" haline gelebildikleri de Türkiye örneğinde ilginç bir serüvendir. Yazımızın ana konusu olmamakla birlikte Türkiye açısından dikkati çeken nokta, "devlet" ve "kamu" kavramları arasındaki nüansın belki de bilinçli bir şekilde gözardı edilmesidir. Yukarıda özetlediğimiz tarihsel süreç içinde "özerklik" kavramından uzaklaştıkça "kamu" yayıncılığının giderek "devlet" yayıncılığına dönüştüğünü görüyoruz.

3984 sayılı yasa Türkiye'de Radyo ve Televizyon yayıncılığını düzenlemek amacıyla çıkarılmış ve bu amacı gerçekleştirmek üzere de Radyo Televizyon Üst Kurulu adıyla bir kurum oluşturulmuştur. 1980'lerden itibaren merkez ülkelerde hararetle savunulan, iletişim sektöründeki devlet kurallarının kaldırılarak serbest pazar ilkelerine göre yeniden düzenlenmesi anlamına gelen ve pazar liberallerinin tezlerinin sabit fikri haline dönüşen deregülasyon (Keane; 1993, s. 63) uygulmalarına paralel uygulamaların Türkiye'ye getirilebilmesi beklentileri doğrultusunda 1994 yılında 3984 sayılı yasa ve Üst Kurul ortaya çıktı. Aslında Türkiye'de deregülasyon süreci, kelimenin "kuralsızlaştırma" anlamıyla, yukarıda da değindiğimiz gibi, yasadan önce başlamıştı. Yasadan sonra ise, gerek yasadan gerekse de yasanın Üst Kurul tarafından uygulama biçiminden kaynaklanan bir çok sorun nedeniyle çeşitli toplumsal kesimlerin karşı çıktığı bir düzensizlik durumu ortaya çıktı. Yasa ve Üst Kurul'a karşı çeşitli kapsamlarda ve bağlamlarda bir çok eleştiri yöneltilmiştir. Burada eleştirilerimizi üç ana grupta toplayacağız: 1. Yayın İlkeleri ve Cezalar, 2. Özel Anonim Şirket Yayıncılığı, 3. Frekans Tahsisi.

 

1. Yayın İlkeleri ve Cezalar:

Ekonomik bir sektör olarak radyo televizyon yayıncılığında deregülasyonu savunanlar, ekonomik alandaki serbestliğin iletişim özgürlüğünü de getireceğini savunmuşlar ancak gelişmeler genellikle bunun tersi olmuştur. Özel mülkiyet konusunda ifade özgürlüğünü hararetle savunan militan bireyselciğin, yayıncılık alanında, özel mülkiyetteki yayın kuruluşlarının kârlılığı gözeten çıkarları ile demokrasi projesinin seçmenlerinin enformasyon ihtiyaçları arasındaki çatışma konususundaki sessizliği (Harvey; 1998, ss. 552-553) deregülasyonla bugün varılan noktanın "sahipler yeni, sesler aynı" dedirtecek kadar olumsuz olduğunu kanıtlıyor. Sayıları yirmiyi aşan ulusal ölçekte yayın yapan televizyonların yayın içerikleri açısısından Türkiye'de de durumun bundan farklı olmadığını görüyoruz. 3984 sayılı yasanın "yayın ilkeleri"ni düzenleyen 4. maddesi (e) bendi "anlatım özgürlüğüne, iletişim ve yayında çoğulculuk esasına" aykırı olmamak, (s) bendi de "demokratik kurallar çerçevesinde, kamunun siyaset, eğitim ve kültürel alanlardaki beklentilerine cevap verecek şekilde, demokratik gruplar ve siyasi partiler arasında fırsat eşitliğinin sağlanması esasına" uygun olmak suretiyle yayın yapılabileceğini hükme bağlamasına karşın, yayın içeriklerinde çoğulculuk ve fırsat eşitliğinin gözetildiğini söylemek çok güçtür. Ancak sözkonusu yayın ilkelerinin ihlali nedeniyle Üst Kurul tarafından ulusal televizyonlara 1994-97 yılları arasında (e) bendi için hiç uyarı ya da kapatma cezası verilmezken, (s) bendi için ise sadece bir kaç uyarı cezası verilmiştir. Sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve meclis dışındaki siyasi partilerin -Liberal Parti Genel Başkanı hariç- yayın içeriklerinde ne kadar ve nasıl yer aldıkları sorusuna verilecek cevaplar, aslında bu ilkelerin neredeyse uyulmamak üzere yasada yer aldığı kuşkusunu doğrulayacaktır. Bugün tartışma gündeminde ilkelerden çok cezaların yer alması ilginçtir. Şüphesiz ki kapatma cezasının para cezasına dönüştürülmesi ya da sadece ilgili programa ceza verilmesi şeklindeki öneriler daha özgür bir iletişim ortamına olanak verecek niteliktedir. Ancak çoğulculuk ve fırsat eşitliği gibi evrensel ilkelere uyulmamasının yaptırımsız kalması da iletişim özgürlüğü açısından aynı derecede önemlidir. Öte yandan yayın ilkelerinin sayıca çok ve örneğin (d) bendindeki "Türk aile yapısına aykırı olmamak" gibi muğlak ifadelerle düzenlendiği eleştirisini de dikkate almak gerekmektedir. 1994-1997 yılları arasında Üst Kurul (e) maddesi ihlali gerekçesiyle 34 kez uyarı ve geçici kapatma cezası vermiş, 4 ulusal televizyonun yayınları 12 gün süreyle durdurulmuştur. Bazı ilkelere uyulmamasına sessiz kalabilen Üst Kurul, bazı diğer ilkelere uyulması konusunda neredeyse ahlak zabıtası titizliğiyle davranabilmektedir. İlkelerin kısaltılması ve muğlak olmayan ifadelerle yeniden düzenlenmesi gereğinin yanı sıra bu ilkeleri denetleyecek Üst Kurul'un, yasanın ilk yıllarında çok eletirilen ancak iktidarlar el değiştirdikçe unutulan, 3984 sayılı yasanın 6. maddessindeki "5'i iktidar partilerince ve 4'ü muhalefet partilerince gösterilen adaylar arasından oluşturulur" kuralı da mutlaka tartışmaya açılmalıdır ve 359 sayılı eski TRT yasasındaki toplumun değişik kesimlerinin katılmasına bir ölçüde de olsa olanak sağlayan Yönetim Kurulu (Atabek; 1981, ss. 29-30) modeline benzer yapıya gidilmelidir.

 

2. Özel Anonim Şirket Yayıncılığı:

3984 sayılı yasanın 29. maddesi “siyasal partiler, dernekler, sendikalar, meslek kuruluşları, kooperatifler, vakıflar, mahalli idareler ile bu idarelerce kurulan veya bu idarelerin ortak oldukları şirketler, iş ortakları, birlikler ile üretim, yatırım, ihracat, ithalat, pazarlama ve finansal kurum ve kuruluşları özel radyo ve televizyon kuruluşu kuramaz ve bunlara ortak olamazlar” ve “özel radyo televizyon kuruluşları anonim şirket olarak kurulurlar” hükümlerini getirmektedir. Bu madde ile getirilen düzen, en hararetli liberalizm savunucularının bile beklentilerinin ötesinde bir düzendir. Radyo ve televizyon yayıncılığı alanı sadece, kâr maksimizasyonu doğal hedefi olarak kabul edilen anonim şirketlerce gerçekleştirilebilecektir. Bunun tek istisnası TRT kurumudur. TRT’nin girişte değindiğimiz “tarafsız” statüsü ile kamu yayıncılığı ilkesinden ne kadar uzak olduğu gözönüne alınırsa, yasanın bu maddesi ile kamu yayıncılığının yapılması olanaksız hale getirilmiştir. Bunun sonucu olarak gerek kablo gerek yersel yayın frekans spektrumu holdinglerin yayıncılığına teslim edilmiştir. Bugün Türkiye’de ulusal televizyonların çoğunluğu ilk harfi genellikle o holdingin isminin ilk harfi olan televizyon kuruluşlarıdır, hemen her büyük holding kendi televizyonunu kurabilmiştir. Ama öte yandan, devlet değil de kamu yayıncılığı yapabilecek potansiyele sahip sendikalar, vakıflar, yerel yönetimler ve üniversiteler yasaya göre radyo televizyon yayıncılığı yapamamaktadır. Yazılı basın açısından böyle bir yasal kıstlama sözkonusu olmamasına karşın, örneğin sendikaların günlük gazete çıkarabilmekte bir çok maddi zorlukla karşılaştığı görülmektedir. Varolan yazılı basın organlarında da sendikaların yukarıda değindiğimiz çoğulculuk ve fırsat eşitliği ilkeleri açısından ne kadar haksızlığa uğratıldıkları da bilinmektedir (Sazak; 1998, ss. 294-305). Radyo ve televizyon yayıncılığı alanında ise yine örneğin sendikaların karşılaşacağı maddi zorluklara ek olarak bir de yasal kısıtlama getirilince, genel olarak medyada sendikaların sesi iyice kısılmış olmaktadır. Neredeyse bütünüyle holdinglerin işgal ettiği frekans spektumundan örneğin liberal politikalara ilişkin aykırı sesler çıkamamakta ve “çoğulculuk”, “fırsat eşitliği” gibi evrensel yayın ilkeleri iyice zedelenmektedir. Sendikalara, üniversitelere, vakıflara ve yerel yönetimlere yayın izni vermemek konusunda 29. maddeyi titizlikle uygulayan Üst Kurul, aynı titizliği, nedense yine 29. maddede getirilen anonim şirketlerin pay oranları, yabancıların pay oranları gibi sermaye yoğunlaşmasını engellemeye yönelik kuralların denetiminde göstermekte istekli davranmamaktadır.Holdinglerin tek ve güçlü sesinin yanında diğer seslere de olanak verebilmek için yasanın 29. maddesinde, en azından zaman paylaşımlı olarak anonim şirketlerin dışında da kamusal yayıncılığa olanak tanıyan ve hatta Kıta Avrupası örneklerinde görüldüğü gibi bu tür yayıncılığı destekleyen bir düzenlemeye acilen gidilmelidir.

 

3. Frekans Tahsisi:

Frekans spektrumu üzerinde yer alan bazı frekans bölümleri radyo ve televizyon yayıncılığında kullanılmak üzere çeşitli ulusal ve uluslararası kuruluşlarca tahsis edilmişlerdir. Spektrumun bazı başka bölümleri de askeri ve güvenlik amaçlı haberleşme, bilimsel araştırmalar, meteorolojik araştırmalar, hava ve deniz haberleşmesi, amatör radyo haberleşmesi ve benzeri amaçlar için tahsis edilmiştir. Bu tahsis işlemlerinde her zaman ekonomik ve siyasal güç ilişkileri önemli rol oynamaktadır. Uluslararası düzeyde frekans tahsisi işlemlerinde söz sahibi olan Uluslararası Telekomünikasyon Birliği ITU, bu tür ekonomik ve politik çıkarların sürekli etkisinde kalan bir kuruluş olarak, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarına sahne olmaktadır (Codding; 1979). Bu alanda düzenlemelerin yirmişer yıllık dönemlerde yapıldığı Dünya İdari Radyo Konferansı (WARC) serilerinin en hararetlisi WARC 1979’dur. Bu toplantıda ABD ve diğer gelişmiş ülkelerin politikasını özetleyen “kapanın elinde kalır” felsefesi (first come, first served), artık tartışılmaya başlanmış (Ganley O.H. ve Ganley G.D.; 1982; ss. 96-102) ve ulusal çıkarlarını korumal isteyen ülkeler bu kıt ekonomik kaynak için seslerini yükseltmeye başlamışlardır. Uydu yayıncılığındaki gelişmelere paralel bir şekilde, frekans spektrumuna ek olarak uydu yörüngeleri ve pozisyonlarının da gündeme gelmesiyle çıkar çatışması daha da karmaşıklaşmıştır (Jackson; 1979, ss. 393-408). Bu tartışmalarda temel nokta, frekans spektumun doğal ve kıt bir iktisadi kaynak olduğudur. Ulusal ölçekte ise, bu doğal kaynak kamusal bir kıt iktisadi kaynak olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle bu kaynakta yapılacak tahsisler, tıpkı madencilik, enerji vb. alanlarda olduğu gibi kamusal denetime olanak tanıyan ve kamusal çıkarları gözetmesi gereken işlemler olarak değerlendirilmektedir. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak frekans spektrumunun kullanılabilir alanları sürekli artmakta ve daha önce kullanılamayan ya da verimsiz kullanılabilen bölümlerinde iyileştirme sağlanabildiği için frekans dilimleri ve bu dilimler üzerinden iletilebilecek yayın miktarı sayısal olarak artmaktadır. Ancak buna karşın yine de bu kaynak sınırsız değildir ve iktisadi açıdan bir kıt kaynak olarak değerlendirilmeye devam etmektedir. Türkiye’de radyo ve televizyon yayıncılığı için frekans spektrumundan bölüm tahsisi yetkisi 3984 sayılı yasanın 16. maddesiyle Üst Kurul’a verilmiştir. Bu yetki çerçevesinde çıkarılan yönetmeliğe göre Üst Kurul’un, frekans tahsis işlemini ihale yoluyla gerçekleştirme görevi vardır. Ancak Üst Kurul bu yetkisini bugüne kadar kullanmamış ve görevini yerine getirmemiştir. Böylelikle özel radyo televizyon yayıncılığının de facto olarak başladığı 1987 yılından bu yana, Türkiye’de bütün özel radyo ve televizyon kuruluşları bir kamusal iktisadi kaynak olan frekans spektrumunu her hangi bir bedel ödemeden kullanmaktadırlar. Yasanın çıktığı 1994 yılından bu yana da aynı durum sürmektedir. Yaklaşık 14 yıldır, ama özellikle de yasayla birlikte 8 yıldır bu kamusal kaynağı bedelsiz kullananlar, durumdan memnun olmalıdırlar ki, özellikle kapatma cezaları nedeniyle sıkça eleştirdikleri Üst Kurul’un bu tavrı konusunda hiç ses çıkarmamaktadırlar. Üst Kurul ise bu sessizliği neredeyse memnuniyetle karşılayarak konunun zorunlu olarak gündeme gelmesi durumunda da, sonradan iptal edilen bir yerel tahsis ihalesi dışında bir çaba içine girmemiştir ve artık beş yıldır “kalıcı” hale gelen geçici 6. maddeye sığına gelmiştir. Son olarak ihale için ulusal güvenlik kaygıları ileri sürülerek, Başbakanlık’tan hangi koşullarda verileceği pek anlaşılmayan bir belgeyi alabilenlerin ihaleye girebilmesi şeklinde düzenleme yapılmasıyla da iş iyice sürüncemede bırakılmıştır. Ancak, bütünüyle aynı olamamakla birlikte yine bir tür frekans tahsis işlemi sayılabilecek benzer bir alanda, GSM ihalesinde, 500 milyon ABD Doları gibi bir bedelin sözkonusu olduğu hatırlanırsa, kamusal kaynağın bedelsiz kullanımı nedeniyle ortaya çıkan mali kayıbın çok büyük olduğu görülecektir. Yapıl(a)mayan ihaleler nedeniyle ortaya çıkan mali kayıbın Üst Kurul’u fazla ilgilendirmemesini anlamak mümkündür. Çünkü bu ihalelerden alınacak bedellerde Üst Kurulun bir harcama yetkisi olmayacak ve bu bedeller Maliye Bakanlığı tarafından yönetilen bir kamusal kaynak olarak yine kamuya dönecektir. Halbuki Üst Kurul, kendi kontrolünde olamayacak bu mali kaynak karşısında kayıtsız kalırken, yayıncıların reklam gelirlerinden 3984 sayılı yasa çerçevesinde alacağı ve Üst Kurul’un asli gelir kaynağını teşkil eden ve bütünüyle Üst Kurul’un harcama yetkisinde olan %5’lik pay için hayli titiz davranmakta ve hatta yasal olarak izin vermediği yayıncılardan bir bu alacağını talep etmektedir. Yayıncılar ise, bedelsiz kullanabildikleri frekans spektrumu karşısında, %5’lik reklam geliri paylarını -onu da çeşitli mali yöntemlerle olabildiğince azaltarak- bir “sus payı” olarak kabullenmişler ve konuyu fazla kurcalamadan ödeye gelmişlerdir. Böylelikle Üst Kurul “baş ağrıtıcı” bir ihaleden, yayıncılar da ödemeleri gereken ve önemli miktarlara ulaşması beklenen bedellerden kurtulmuşlardır. Bu karşılıklı “denge”, frekans tahsisi konusunun bunca kamusal mali kayba karşın, neredeyse bir tabu olarak algılanmasına neden olmuştur. Kamusal mali kaynak sıkıntısından sürekli yakınan Hükümetlerin, konuyu ivedilikle çözmeye yönelik bir yaklaşımla, Üst Kurul’un yetkisini kullanmasını ve görevini yerine getirmesini sağlaması gerekmektedir. Yayıncıların da artık, yasaya tam uygun olarak verilmemiş, dolayısıyla da kolayca kaldırılabilecek bir “idari” izinle yayınlarını sürdürmenin kolaycılığını terkederek, bedellerini ödeyerek kullanacakları frekans spektrumu taleplerini dile getirdikleri ölçüde, yasal statülerinin daha güçleneceğini ve hatta tuhaf cezalara daha az maruz kalacaklarını anlamaları gerekmektedir.

 

Sonuç:

3984 sayılı yasanın 1994 yılında yürülüğe girmesiyle ve Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun oluşturulmasıyla ortaya çıkan radyo televizon yayıncılığı rejimimiz, kamusal yayıncılık taleplerini göz ardı eden, özel sermaye gruplarının kâr maksimizasyonu ilkesine dayalı yayıncılığı dışında başka seçenekleri ortadan kaldıran, çoğulculuk, fırsat eşitliği gibi temel yayıncılık ilkelerinin gözetilmesini önemli ölçüde güçleştiren bir rejimdir. Yasa, liberalizm yanlılarını memnun etmesi gereken içeriğine rağmen, çeşitli Üst Kurul uygulamaları nedeniyle, neredeyse herkes tarafından kısa sürede eleştirilmeye başlandı. Holdinglerin tek ve güçlü sesinden başkalarına olanak tanımayan bir rejimi kaçınılmaz olarak gündeme getiren yasaya ve Üst Kurul’a yönelik eleştirilerin ve suskunlukların değerlendirilmesi, büyük sermaye perspektifi dışında da yapılmalıdır. Bu açıdan, yasanın yayın ilkelerinin muğlaklığı ve sayıca çokluğu ile bunlara ilişkin cezaların iletişim özgürlüğünü kısıtlayan nitelikleri, Üst Kurul’un oluşturulma biçimi, özel anonim şirketler dışında özel yayıncılığa olanak tanınmaması, kamusal ve çoğulcu yayıncılığı özendiren kuralların eksikliği, kamusal kaynak olarak frekans tahsisi işlemlerinin gerçekleştirilebilir hale getirilmesi gibi temel noktalarda yasanın önemli ölçüde değiştirilmesi gerekmektedir.

 

 

 

 

Kaynaklar:

 

ALEMDAR, Korkmaz (1981), “Türkiye Radyo-Televizyon Kurumunun Geçirdiği Aşamalar Üzerine Bazı Görüşler”, İletişim, 1981/1.

ATABEK, Ümit (1981), "TRT ve Yönetime Katılma", İletişim, sayı: 1, ss. 25-34.

AZİZ, Aysel (1992), “TRT ve Siyasal Yapı İlişkisi”, A.Ü. İletişim Fakültesi Yıllık: 1992-93.

CODDING, George, A. (1979), “The New Nations and the International Telecommunication Union: Some Policy Implications for the Future”, iç.: Proceedings of the Sixth Annual Telecommunications Policy Research Conference, ed.: Herbert S. Dordick, Lexington Books, Massachusetts.

GANLEY, O.H. ve GANLEY G.D. (1982), To Inform or To Control: The New Communications Networks, Mc-Graw-Hill Books, New York.

HARVEY, Sylvia (1998), "Doing It My Way - Broadcasting Regulation in Capitalist Cultures: The Case of 'fairness' and 'impartiality'", Media, Culture and Society, cilt: 20, sayı: 4, ss. 335-356.

JACKSON, C.L. (1979), “A Market Alternative for the Orbit-Spectrum Resource”, ”, iç.: Proceedings of the Sixth Annual Telecommunications Policy Research Conference, ed.: Herbert S. Dordick, Lexington Books, Massachusetts.

KEANE, John (1993), Medya ve Demokrasi, Ayrıntı Yayınları, ikinci basım, İstanbul.

KOCABAŞOĞLU, Uygur (1980), Şirket Telsizinden Devlet Radyosuna, A.Ü. SBF Yayını.

SAZAK, Fikret (1998), Yeni Liberal Politikaların Uygulanış Sürecinde Türkiye’de Yazılı Basın ve İşçi Sendikaları, Yayınlanmamış Doktora Tezi, AÜSBE.